15 Ocak 2018 Pazartesi

PMP Sertifika Sınavı Serüveni Ve Püf Noktaları

PMP nedir? Nasıl alınır? Nereden alınır? Bu sorulara Google’dan yüzlerce sayfa cevap bulmak mümkün, ilgilenenler için yazının sonunda bununla ilgili bir özet de mevcut. Ben burada kendi PMP sertifika sınavı hazırlık serüvenim ve sınav izlenimlerimden bahsetmek istiyorum. Yazı boyunca katıldığım kurstan ve danıştığım diğer kişilerden öğrendiğim püf noktalarını da anlatmayı ihmal etmeyeceğim tabii. Şimdi tecrübelerimi sırasıyla özetlemeye çalışayım:

Eğitim ve Çalışma Süreci


İlk olarak, sınava başvurabilmek için en az 35 saatlik proje yönetimi eğitimi zorunlu olduğundan, 2017 Mayıs ayında 5 günlük (toplam 35 saat) eğitim alarak başladım. Eğitim kurumu olarak Türkiye’de PMI onaylı çok sayıda kurum mevcut. Udemy gibi online eğitim veren sitelerden alınan eğitimlerin de geçerli olduğunu duymuştum, ancak bu şekilde eğitim alıp da başvuru yapmış birini tanımıyorum. O yüzden garanti olması açısından onaylı bir eğitim kurumundan eğitim almayı tercih ettim (İstanbul Kurumsal Gelişim). Çünkü PMI tarafından bir sebeple ret cevabı alırsanız daha sonraki başvurularınızda ince eleyip sık dokuyorlarmış.

Sınav hazırlığı konusunda eğitim kurumlarının farklı eğitim paketleri var, kişisel görüşüm minimum 35 saati tamamlayıp kursta daha fazla zaman kaybetmemek.

Kursta, çalışmaya nerden başlayacağımı ve nasıl çalışırsam daha verimli olacağını öğrendikten sonra haziran ayında çalışmaya başladım. Sınavı Türkçe alacağım için (PMP sertifika sınavı normalde İngilizce olmakla birlikte 2014 yılından beri Türkçe dil desteği de mevcutmuş) kursun da yönlendirmesi ile Head First PMP kitabından çalışmayı tercih ettim.

Kurstaki eğitmen Head First dışında bir başka alternatif olarak da Rita Mulcahy’s PMP Exam Prep isimli İngilizce anlatımlı kitabı önermişti. Sınavdaki sorular Ritanın anlatım şekliyle daha uyumlu olduğu için bu kitaba da göz atmanızı tavsiye ederim. Ayrıca Ritanın soruları da sınav sorularına daha çok benziyor. Head First ise yalın ve basit anlatımı ile, giriş olarak alınabilecek en iyi kitap diyebilirim.

9 Mayıs 2015 Cumartesi

Gap Turu Dördüncü Gün: Şanlıurfa, Halfeti, Gaziantep

Birinci gün yazısını buradan okuyabilirsiniz.
İkinci gün yazısını buradan okuyabilirsiniz.
Üçüncü gün yazısını buradan okuyabilirsiniz.

Eski Halfeti Sabah otelden çıkıp, her zamanki gibi yüzyılın açları modunda :) kahvaltımızı ettikten sonra Halfeti'ye doğru yola çıktık. Fıstık ağaçlarının arasında ilerlerken ilk ulaştığımız yer Yeni Halfeti oldu. Şimdiki adı Eski Halfeti olan bölgenin GAP Projesi ile birlikte Fırat'ın derin suları altında kalmasından dolayı bütün halk yenisine taşınmış. Eski Halfeti'nin turizme açılmasıyla da orada kalan az sayıda aile kendi teknelerini almış ve bütün geçimlerini turizm ve balıkçılık ile sağlıyormuş.
Eski Halfeti'ye vardığımızda ilk fark ettiğimiz şey eskisinin tarihi dokusunun yenisine aktarılamadığı oldu. Yenisinin biraz gecekondu mahallesi gibi havası varken, eski yerleşimler çok daha iyi yapılanmış ve tarihi taş evleriyle muhteşem bir görüntüsü var. Sahil yolu çok kalabalık olduğu için arabamızı girişteki otoparka çektik ve daha önceden telefonla yer ayırttığımız bir tekneye doğru yürüdük.

Şöyle birkaç fon müziği ile kendimizi orada hissedelim :)

Rumkale Urfa ve Antep türküleri eşliğinde Fırat'ın mavi sularına açıldıktan sonra, eşsiz manzarada biraz ilerleyince kesme taşlarla yapılmış Rumkale karşımıza çıktı. O çağlarda nasıl yapılabilmiş olduğuna şaşırdığımız kalede, kayanın nerede bittiği, insan eserinin nerede başladığı ayırt edilemeyecek kadar güç. İnsan gerçekten hayret ediyor :) Tekne ilerlerken hissettiğimiz yeşilin ve mavinin muhteşem kokusu bütün bedenimizi kapladı. Tamamı sular altında kalan köye ulaştığımızda televizyonda da gördüğümüz, her gidenin büyük bir heyecanla anlattığı caminin minaresini ve diğer evleri gördük. Bir yandan hayranlık duyarken, diğer yandan da suların altında kalan bir tarihin ve hayatın üzüntüsünü duyduk. Sonradan öğrendiğimize göre kullanılmayan evlerin damları yaz gecelerinde yıldızlı otel olarak kiralanabiliyormuş. Sırayla gelen diğer teknelerden dolayı yoğunluk olmaması için bekleme yapmadan, biraz yavaşlayarak fotoğraflarımızı çektik ve geri döndük.

7 Mayıs 2015 Perşembe

Gap Turu Üçüncü Gün: Şanlıurfa

Birinci gün yazısını buradan okuyabilirsiniz.
İkinci gün yazısını buradan okuyabilirsiniz.
Dördüncü gün yazısını buradan okuyabilirsiniz.

Önce fon müziği :)

Atatürk Barajı Vaktimiz az, gezecek yerimiz çok olduğu için sabah kalktığımız gibi kahvaltı bile yapmadan Peygamberler Şehri Şanlıurfa'ya doğru yola koyulduk.
Yolda giderken önce Fırat Nehri üzerindeki köprüde durup nehrin berrak sularının fotoğraflarını çektik ve daha sonra oyalanmadan Atatürk Barajı'nın seyir terasına çıktık.
Kapladığı yer bakımından dünyanın en büyük barajları arasında bulunan Atatürk Barajı ihtişamıyla gözlerimizi kamaştırdı. Baraj inşaatında çalışırken hayatını kaybeden işçiler için seyir terasına dikilmiş olan anıt da dikkatlerimizden kaçmadı tabi ki. Barajın ve anıtın fotoğraflarını çektikten sonra yolumuza devam ettik.

Şanlıurfa merkeze geldiğimizde gördüğümüz şehir manzarası hepimizi şaşırttı. Açıkçası bu kadar büyük ve güzel bir şehir yapılanması beklemiyorduk. Çok acıktığımız için hemen bir kahvaltı salonuna girdik. Kahvaltıda yediğimiz bal, kaymak ve diğerleri o kadar güzeldi ki, buralarda marketlerden aldığımız işlenmiş gıdalara kesinlikle benzemeyen tadına hayran kaldık. Oldukça iyi bir hesapla tıka basa doyduktan sonra şehir içindeki yakın olan yerlere yürümeye başladık. Daha dün eksi bilmem kaç derece soğukta karlar altında donarken, bugün 30 derece sıcakta güneş kremi alıp yüzümüze sürmek zorunda kaldık :) Dört gün içinde adeta dört mevsimi birden yaşamış olduk.

İlk durağımız olan Şanlıurfa Ulu Camii, başlarda bir sinagog iken kiliseye dönüştürülmüş ve daha sonra Selçuklular Dönemi'nde yıkılınca da yerine cami yaptırılmış. Kiliseden kalma çan kulesi de halen minare ve aynı zamanda şehrin ilk ve tek saat kulesi olarak kullanılmaktaymış. Cami avlusunu gezerken yanında bulunan mezarlık kısmının kapısından 30-40 kedinin üzerime atlamasıyla yaşadığım küçük korkudan sonra :) gezimize kaldığımız yerden devam ettik.

3 Mayıs 2015 Pazar

GAP Turu İkinci Gün: Adıyaman, Kahta, Nemrut Dağı

Birinci gün yazısını buradan okuyabilirsiniz.
Üçüncü gün yazısını buradan okuyabilirsiniz.
Dördüncü gün yazısını buradan okuyabilirsiniz.

Önce bir fon müziği vereyim de kendinizi Nemrut yolunda hissedin :)

Nemrut Dağı 24 Nisan sabahı Saat 3 gibi uyandıktan sonra sıkı sıkı giyinip, battaniyelerimizi de alıp Nemrut Dağı'nda güneşin doğuşunu izlemek üzere düştük yollara.

Yarı uykulu vaziyette 50 km yol gittikten sonra dağ yolu üzerindeki bir yerde durup çaylarımızı içtik. Bu sırada yolun kar dolayısıyla kapalı olduğu haberi geldi. Bir anda bütün hayallerimiz yıkılır gibi oldu. Daha sonradan bizden önceki akşam 97 kişinin dağda mahsur kalıp kurtarma ekiplerinin geldiğini öğrendik. Belki biraz da şanslıydık, dağda mahsur kalanlar biz olabilirdik.

Tur rehberimiz bizi ikna edebilmek için aracımızı yolun kapandığı yere kadar sürdü, bu arada hava da aydınlandığından gün doğuşunu izleme fırsatı zaten uçup gitmişti. Gidebileceğimiz yere kadar gittik ama sonunda geri dönmek zorunda kaldık. Rehberimiz çok üzüldüğümüzü görünce öğleden sonra bir daha deneme sözü verdi ve turdaki kalan kısımları gezmek için geri döndük.

Selçuk Köprüsü İlk durağımız Selçuk Köprüsü ve hemen ardındaki tepede kurulmuş Kahta Kalesi. Dağların arasındaki kanyona yapılmış tarihi köprüde inip fotoğraflarımızı çektik, ama hava çok soğuk olduğu için fazla dolaşamadık. Kalenin dibindeki küçük köye çıktığımızda hava biraz daha güzeldi. Yukarı çıkmadan kalenin birkaç fotoğrafını çekip orada pansiyon olarak kullanılan küçük küçük bir evde birer Menengiç Kahvesi içerek içimizi ısıttık.

Bir sonraki durağımız Cendere Köprüsü. Köprü birkaç sene öncesine kadar, hala kullanılmakta olan dünyadaki en eski köprü unvanına sahipmiş. Bugün ise koruma altında ve üzerinden araç geçişine izin verilmiyor. Cendere KöprüsüÜzerinde bulunan yazıtta, Roma İmparatorları'ndan biri olan Septimius Severus tarafından kendisi, karısı ve çocukları adına birer sütun olmak üzere toplam 4 sütunlu olarak yaptırıldığı anlatılıyormuş. Ancak oğullarından biri kardeşini öldürüp dünyada ona ait olan her şeyi yok ettiği için sütunlardan biri bugün bulunmuyormuş. Hayırsız evlat köprüdeki bütün simetriyi bozmuş :)

Birkaç fotoğraf çektikten sonra da önce Karakuş Tümülüsü'ne gittik daha sonra da Atatürk Barajı'nın Adıyaman tarafında dolaştık. Buraları gezerken de Kommagene'nin aslında etsiz çiğ köfte olmadığını :) milattan önce kurulmuş bir krallık olduğunu öğrendik.

2 Mayıs 2015 Cumartesi

GAP Turu Birinci Gün: Gaziantep

İkinci gün yazısını buradan okuyabilirsiniz.
Üçüncü gün yazısını buradan okuyabilirsiniz.
Dördüncü gün yazısını buradan okuyabilirsiniz.

"Çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı?" sözünü araştırmak üzere çıktığımız GAP turundan, "Çok gezen çok yer" sonucuna ulaşarak, kültürümüzden çok kilolarımızı artırarak geri döndük :)

Aylar öncesinden, 23 Nisan'ın Perşembe gününe gelmesini fırsat bilerek Cuma gününü de kapatıp 4 günlük güzel bir seyahat planı yapmıştık. Bizim için çok ama çok eğlenceli bir hafta oldu. Gezip gördüğümüz yerleri burada sizlere de anlatmaya çalışacağım.

Önce bir fon müziği vereyim de kendinizi Gaziantep'teymiş gibi hissedin :)

22 Nisan akşamı Sabiha Gökçen'den Gaziantep'e oradan da daha önceden kiraladığımız aracımızı alarak otelimize geçtik. Gezmeye ve tabi ki yemeye daha fazla vakit ayırabilmemiz için bir gün önceden gelmiş olmamız bizim için gerçekten çok iyi oldu.

Gaziantep Kalesi Daha önce gelmiş ya da buralı olan arkadaşlarımızdan, Gaziantep'te nereler gezilir sorusuna aldığımız cevaplar sadece yemek ile ilgili olduğu halde gezecek çok fazla tarihi yeri var. Ama şunu da itiraf etmeliyim ki iyi yedik :)

Sabah saat 8 gibi otelimizden ayrıldıktan sonra merkeze yakın Orkide Pastanesi'nde harika bir kahvaltıyla güne başladık. Katmer dışında kahvaltıdaki her şeyi beğendim, fiyatları da oldukça iyi.

Kahvaltıdan sonra Gaziantep Kalesi'ne bakan otoparka aracımızı park ederek kale içerisindeki Kahramanlık Panoraması'nda Gaziantep halkının Kurtuluş Savaşında gösterdiği kahramanlığın sergisini gezdik. İnsanı duygulandıran 45 dakikalık kısa bir belgeselden sonra hanları ve çarşıları biraz dolaştık. Bakırcılar Çarşısı'ndaki sokaklarda ustaların çalışmalarını izledik, orada bulunan ve cafe olarak kullanılan Kaleoğlu Mağarası'nı gördük. Çevrede bulunan onlarca handan biri olan Tarihi Gümrük Hanı'da oturup biraz soluklandık ve ünlü çift renkli dibek kahvelerimizi yudumladık.

Kahvelerimiz bittikten sonra, Gaziantep Mutfak Kültürü'nü anlatan Emine Göğüş Mutfak Müzesi'ni ardından da nadide arkeolojik eserlerin bulunduğu Medusa Cam Eserler Müzesi'ni dolaştık.

21 Nisan 2015 Salı

Haftasonu Küçük Bir Kaçamak: Bursa - Cumalıkızık

Geçtiğimiz hafta sonu çalışma hayatının yoğun temposundan uzaklaşıp biraz olsun kafa dinleyelim dedik ve Osmanlı'nın ilk başkenti Bursa'ya geldik. Tabi Bursa da büyük bir şehir olduğu için şehir gürültüsünden fazla kaçamadık :)

İlk Durağımız Cumalıkızık Köyü


700 yıllık geçmişi ile Osmanlı'nın ilk dönemlerinde kurulmuş, buram buram tarih kokan sokakları ve evleriyle, tarihi dokusu bozulmadan kalabilmiş ender bir yer.
Uludağ eteklerinde kurulmuş olan 7 Kızık köyünden biri olan bu köye, bir rivayete göre diğer köylerden Cuma namazı kılmaya geldikleri için Cumalıkızık adını vermişler (Diğerleri için buraya göz atabilirsiniz.) Unesco Dünya Mirası Listesi'nde de yerini almış olan Cumalıkızık, merkezden yaklaşık 15 km uzaklıkta ve otobüs/minibüs ile kolaylıkla ulaşılabiliyor.

Cin Aralığı Pansiyon olarak da kullanılan tarihi Cumalıkızık evlerinden birinde kahvaltımızı yaptıktan sonra, taş döşeli sokaklarında biraz dolaştık. Oldukça dar olan sokaklarından bazıları sadece insanların geçebileceği kadar genişliğe sahip, hatta dünyanın en dar sokağı olarak bilinen "Cin Aralığı" aynı anda sadece tek bir kişinin geçişine izin veriyor. Bu sokağı gördüğümde aklıma çocukken kapının kirişlerine tutunarak tırmandığım geldi. Bu köyde çocuk olmak vardı şimdi dedim içimden :)

Osmanlı sivil mimarisinin ilk örneklerinden olan evleri ise gökkuşağı gibi sarı, yeşil, mavi ve mor renkleriyle insanın içini açıyor. Sonradan öğrendiğime göre köydeki 270 evden 180 tanesi kullanılabilir durumdaymış. Diğerleri bakımsızlıktan dolayı kısmen yıkılmışlar. Bundan sonra koruma altında olduğu için kalanı koruyacağımıza inanıyorum.

27 Haziran 2010 Pazar

Anı Yaşamak

Bugün kendimden hiç beklemediğim bir şey yaptım. Saat 10:45 de bir kitap ve biraz para alarak evden çıktım ve köyden ilk minibüse atlayarak Ada'ya (Adapazarı) gittim. Ne yapacağımı tam kestiremiyordum, ama terminale yürürken buldum kendimi indiğimde. Sonra elimde bir Harem bileti vardı ilk otobüse ait. Otobüse bindiğimde hala nereye gideceğimi bilmiyordum. Bütün yol boyunca kitabı okudum ve sayfa kenarlarına küçük notlar aldım.

Kafamı kaldırdığımda Harem'e giriş yaptığımızı fark ettim. Acaba nereye gitsem diye düşünmeye başladım. İndiğimde Üsküdar servisinde oturuyordum. Kız Kulesi mi dedim kendi kendime. Hani o aşık olduğum, İstanbul'un Hanım Kızı, bir prensesin yılan sokmasın diye hapsedildiği kule…

Hayır o değildi. Beşiktaş vapurunda buldum kendimi öğle ezanı karşılıklı iki camiden sırayla okunurken… Tam bir gizem!… Hala merak ediyordum acaba neresi diye… Tam Beşiktaş'tan nerelere gidilir diye düşünmeye başlayacaktım ki denizin güzelliğine kapıldım, bir yanda Hanım Kızın muhteşem görüntüsü, diğer yanda kıtaları kavuşturan Boğaz Köprüsü… Saraylar, yalılar… Düşünecek hal mi kaldı bende.

İskeleye yanaştığımızda hiç düşünmeden ayaklarımı takip etmeye başladım. Onlardı beni buralara kadar getiren, onlardı peşinden hala sürükleyen… Sonra kendimi Çırağan Sarayı önünde yürürken buldum. Anlamıştım artık Ortaköy'e gidiyordum. Boğazın eşsiz manzarasını seyretmeye…

20 dakika kadar yürüdüm. Vardığımda karşılaştığım şey beni kendimden aldı, geri geldiğimde yaklaşık yarım saat geçmişti. Gidip bir kumpir aldım, oturacak bir gölge buldum ve başladım yemeye. Yediğim kumpirin tadı iğrençti ama önemli olan kumpir değildi. Önüme konan güvercinlerin çıkarttığı uğultu, sanki bana "Hoş Geldin" demeleri şahaneydi. Ama önemli olan güvercinler de değildi. Ortaköy camiinin hayret uyandıran muazzam taştan yapısı, karşımda bütün ihtişamıyla duran Boğaz Köprüsü ve Boğazın büyüleyici görüntüsü… Ama önemli olan bunlar da değildi. Önemli olan orda ya da bir başka yerde olmam da değildi…

Önemli olan… Önemli olan…

Anı yaşamak bu olsa gerek…

TT.

12 Nisan 2010 Pazartesi

Dünden sonra mı? Yarından Önce mi?

Yaşıyor muyuz? Yaşıyoruz yaşıyoruz…

Amaçlarımızla ya da amaçsız, umutla ya da umutsuzca , sevgilerimizle ya da sevgisiz, mutlulukla ya da mutsuzca, dostlarımızla ya da dostsuz, cesaretle ya da korkuyla, kazanarak ya da kaybederek, başarılarımızla, hatalarımızla…

Yaşıyoruz…

Bir keresinde bana "Dünyaya ne için gelmişiz" diye sormuştu rastgele biri… "Yaşamak için" demiştim. Tebrik etmişti ve bir açıklama yapmıştı. Tam anlatamamıştı derdini; ama anlamıştım. "Hani her şeyini kaybeder, yolunu bulamaz, karanlıkta kalır da yine de yaşar ya insan; ama bu inançla yaşamak değil, yaşama dört elle sarılmak da değil. Yaşamak işte, yaşamak gerektiği için yaşamak." demişti.

Tamam da nerede yaşamak? Ya da ne zaman?

Dünden sonra mı? Yarından önce mi?

İkisi de aynı şey değil mi? İkisi de bugün değil mi?

Dünden sonra…

Hep dünde kalarak, yaptığımız hataları, duyduğumuz pişmanlıkları, "Keşke"'leri yaşayarak yaşamak. Belki "Ahh.."'lar için suçlamaya birilerini bulacak kadar şanslıyızdır da.

Ya da dünkü başarılarımızı her yerde gururla anlatarak, ama yenilerini yapmadan, yapmaya çalışmadan yaşamak. Çünkü yeterince haz almışızdır onlardan. Yenileri için de tek bahanemiz budur. "Görevimiz bitmiştir artık, bizden sonrakiler yapmalıdır gerisini…"

Ne gelecek için hedefler vardır artık, ne de onları yapacak kadar derman…

"Dünden sonraki gün" budur işte…

Peki yaşıyor muyuz? Yaşıyoruz yaşıyoruz…

Yarından önce mi yaşamak gerek yoksa.

Yarından önce… Hep yarını düşünerek. Korkarak, telaşlanarak. Planlar, projeler yaparak. Hedefler koyarak. Çalışarak, sadece çalışarak. Geçmişten ders alarak ya da almayarak…

Yaşıyor muyuz? Yaşıyoruz yaşıyoruz…

Ne fark eder ki… Ha dünden sonra, ha yarından önce…

İkisi de bizi en büyük hazinemizden ettikten sonra, bizi bugünden ettikten sonra ne fark eder…

Yaşıyor muyuz? Yaşıyoruz yaşıyoruz…

TT.

7 Mart 2009 Cumartesi

Musluk Problemi???...

muslukAklım hala ÖSS'de kalmış olacak ki böyle bir başlık atmış bulundum. Ama burada anlatmak istediğim konu problemler değil çözüm yaklaşımları. Bir mühendis olarak konuyu bir örnekle ele almak daha kolay olduğu için örnekle devam etmek istiyorum.

Diyelim ki "şıp! şıp! şıp!" damlatan bir musluk var. Bu bizim problemimiz. Nasıl da sinir bozucudur değil mi :)

İlk yaklaşıma göre ben çözüm bulabilmek için sadece probleme yani musluğa odaklanırım ve onu söküp yerine bir tane tıpa takarım (ya da ana vanayı kapatırım :)) ve problemi çözdüğümü düşünürüm :) Tabi ki bu yeni bir problemi beraberinde getirir. Artık su da yok musluk da :)

İkinci yaklaşıma göre de ben çözüme odaklanırım ve musluğu yenisi ile değiştiririm. Çözüm sağlar mı sağlar. Ama çalışan bir musluk hurdaya çıkar ve yeni musluk masrafı doğar.

Ve son yaklaşım: Problemin kaynağına odaklanmak. Burada problemin kaynağı nedir? Musluğun içindeki conta. İşte size yapılacak işlem: Musluğu söküp contasını değiştirmek. (Denedim musluğu değiştirmekten daha kolay, ve daha ucuz. En azından evin duvarlarına zarar gelmiyor :)) Artık havuz problemlerine geçebiliriz :)

TT.

17 Şubat 2009 Salı

Pegasus Sırrı

Büyük heyecanla aldığım ama aldığımdan daha az heyecanla okuduğum bir kitap. Açıklamalara ve yorumlara bakıldığında daha çok Da Vinci Şifresi ile karşılaştırılmış, aldığımda da bunun doğru olduğunu gördüm. Argo bir tabirle Da Vinci çakması olarak nitelendirebilirim. (İlgilenenler için benzer bir şekilde Da Vinci çakması olan bir Türkçe kitap da Derin İmparatorluk)

Dan Brown'nun yazdığı kitaplara benzer bir tarzda anlatılmış ancak bana göre hikaye tam oturmamış. Tarihi sadece CIA yıllarındaki eğitiminden bilen bir ajan (Lang) ve ona yardım eden diğer iki ajan (Gurt ve Jacob) (biri MOSSAD'dan) tapınak şövalyelerinin şifrelerini çözmeye çalışıyor ve sonuca ulaşıyorlar. Kitaptaki ana karakter olan Lang, Da Vinci Şifresi’ndeki Robert Langdon’dan esinlenmiş ama onun kadar karizma bir kişiliği yok. Yine diğer karakterler de çok baskın karakterler değiller. Ayrıca kitapta hala anlamadığım (103. sayfa “Portekiz - Aynı gün, saat 08:27” diye başlayan) bir bölüm var, buraya nerden ne zaman ve nasıl geldi bir türlü çözemedim.

Daha güzel olması açısından şifreler daha mantıklı seçilebilirdi ve Lang’a yardımcı olmak üzere bir de tarih profesörü falan bulunabilirdi. Ben Dan Brown anlatımına alışmış olduğum için de böyle düşünmüş olabilirim.

Kitaba verdiğim not ise 5 üzerinden 3.

3 Şubat 2009 Salı

Ne güzel şeydir çocuk olmak

cocukKim çocuk olmak istemez ki? Güneş doğup batıncaya kadar yaşarsın hayatı.
Sevinince gerçekten sevinir, üzülünce gerçekten üzülürsün.
Kızınca bir kerelik kızar, gülünce katıla katıla güler, ağlayınca doyasıya ağlarsın.

Başroller hep senindir çocukken, Shakespeare bile yazamaz oynadığın rolü.
Halbuki başrolde oynatılan figüransındır büyüyünce, her hareketin belirlidir önceden.

Konuşmak da kolaydır çocukken,
İyi söylersen severler, kötü söylersen çocuk deyip geçerler.
Her söylediğin aleyhinde delildir büyüyünce,
"Bin düşün bir söyle", "Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?", …, laflarını işitirsin herkesten.

Hem korkuların da basittir çocukken: Karanlıktan, gök gürültüsünden, örümcekten, böcekten korkarsın.
Sana aittir korkuların.
Büyüdüğünde; insanların sevmemesidir seni korkutan, yalnızlıktır. Sırf başkaları sevsin diye seni, sevmediğin gibi davranırsın.
Başkalarının korkularını yaşar, korkunun kendisinden korkarsın.

Çocukken kriz denince, babanın söz verdiği mavi bisikleti alamayacak olması gelir aklına.
Oysa ki büyüyünce, işsiz kalıp eve ekmek götürememek, o söz verdiğin mavi bisiklet ve diğerleri…

Hayallerin vardır çocukken; dünyayı gezmek, yıldızlara ulaşmak,
Gökkuşağının altındaki hazineyi bulmak istersin.
Lambadan çıkan cinden sonsuz dilek hakkıdır ilk dileğin.
Hayallerini yaşamaya engel tek şey çocuk olmaktır,
Büyümek istersin. Hem de bir an önce.
Yıllar geçmek bilmez bir türlü, günler çok hızlı geçtiği halde.

Ve büyüdükçe küçülür hayallerin.
Küçük bir kutuya bile sığar bir gün.
Kutulayıp saklarsın, belki tekrar açarım düşüncesiyle.
Bir gün açarsın gerçekten, ama artık boştur içi;
Hayallerini erteleyen başka biri için…

TT.

26 Ocak 2009 Pazartesi

Şu Çılgın Türkler

"15. Tümenin 38. Alayına doğru Yunan birliği harekete geçtiği sırada ağır makineli tüfeklerden biri arıza yapmıştı. İğne mahfazasına bakıldığında iğnenin kırıldığı anlaşılmıştı. Ama bir türlü iğine çıkaracağı bulunamamıştı. Bir yandan da Yunan Birlikleri hızla yaklaşıyordu. Mahfazayı yakalayan Abdurrahman Çavuş; dişleri, dudakları, dili cayır cayır yanarak iğneyi çıkardı, kızgın iğne kovanını dişlerinin arasında çevirerek yeni iğneyi taktı. Çevreye yanık kemik ve et kokusu yayılmıştı. Abdurrahman Çavuş, can acısından ve heyacandan bütün ciğerleriyle bağıra bağıra yakına gelmiş olan Yunan askerlerini biçmeye başlamıştı."

Anlatılmaz yaşanır derlerdi. İşte bu kitap bütün mitleri yıkıyor. Kitabı, sanki savaşın içindeymiş gibi, her şeyi görerek ve hissederek okuyorsunuz. Bir tarih dersi bu şekilde anlatılmalıdır. Tarihin sadece rakamlardan ibaret olduğunu sanırdım bu kitabı okuyana dek. Turgut Özakman'a buradan teşekkürlerimi sunuyorum, tarihimi gerçekten yaşayarak anlamama yardımcı olduğu için.

Kitaba verdiğim not ise 5 üzerinden 5.

17 Ocak 2009 Cumartesi

Üçüncü sır: "Sevgi"

Nasıl olup da bir anda yok olmuştu? Halbuki daha dün birliktelerdi, havaalanına götürüp uçakla evine uğurlamıştı. Hayatından memnun muydu? Büyük bir memnuniyetle mi yoksa pişmanlıklarıyla mı ölmüştü? Korkuyor muydu yoksa huzurlu muydu? Onu ne kadar sevdiğini biliyor muydu? Nefesini tutmaya çalıştıkça gözlerinden yaşlar dökülüyordu.
Uçak yere indiğinde doğrudan cenazeevine gitti ve ev annesi ile hayatını paylaşan insanlarla doluydu. Annesi bir Müslüman’dı fakat odada farklı renk ve inanca sahip insanlar vardı. Buradan ayrılalı uzun zaman olduğu için kimseyi tanımıyordu. Bazılarını babasına sorduktan sonra yalnız başına oturan bir kadının yanına giderek: “Ben onun en küçük kızıyım ve buradaki kimse sizi tanımıyor. Annemi nereden tanıdığınızı merak ediyorum.” dedi.
“Üzülerek söylüyorum ki annenizi tanımıyorum”.
“Peki neden burdasınız?”
“Yıllar önce hayatımda çok zor bir dönem geçiriyordum. O kadar güçsüzdüm ki, intihar etmeyi bile düşünüyordum. Otobüste kitap okuyan bir kadının yanına oturmuştum. Yolun yarısına geldiğimizde kitabını dizlerinin üstüne koyarak: ‘Konuşmaya ihtiyacın var gibi duruyorsun’ dedi. Davranışı o kadar içtendi ki, ona her şeyi anlattım. Eve gittiğimde onunla geçirdiğim yirmi dakika benim hayatımı kurtarmştı. Verdiğim karar sadece benim hayatımı değil, pek çok kişinin hayatını kurtarmıştı.”
“Peki bunun annemle ne ilgisi var?”
“O gün o kadar kendime dalmışım ki, kendimi tanıtmadım bile. Üstelik onun da kim olduğunu sormadım. Fakat dün onun resmini gazetede görünce buraya gelmek istedim.”
Önce ağladı, sonra gülümsedi. İçindeki hissi bir türlü anlayamıyordu, üzüntüsünden mi ağlıyordu yoksa mutluluğundan mı bilmiyordu? Annesinin hayatını anlamıştı. O her zaman sevgi dolu bir insandı. Karşısındaki kişiyi tanımıyor olsa bile ona sevgisini veriyordu. İçi huzurla dolmuştu ve bir dua etti: “Allah’ım aynı hayatı yaşamama izin ver.”

Kitabı okurken en çok etkilendiğim kısımlardan biridir. John Izzo o kadar güzel yazmış ki, “Keşke daha önce okumuş olsaydım” dedim.

Okurken benim farkettiğim gibi siz de farkedeceksiniz. Bu sırları hepimiz zaten biliyoruz. Ama nasıl oluyorsa pek çoğumuz uygulamaktan kaçıyoruz. Burada “Sır” kelimesinin anlamı değişmiş oluyor: “Kimsenin bilmediği şey” yerine “Herkesin bilip de kimsenin uygulamadığı şey” oluyor. Kitaba ne açıdan bakacak olursak olalım mükemmel sayılabilecek bir kitap. Bu kitaba 5 üzerinden 5 veriyorum.

14 Ocak 2009 Çarşamba

Dün - Bugün - Yarın

Çok zaman önceydi. O kadar zaman önceydi ki zaman diye bir şey yoktu.

İnsanlar güneş doğup batıncaya kadar yaşıyorlardı hayatı. Bir daha hiç olmayacakmış gibi dolu ve anlamlı. Derken zaman diye üç parçalı bir şey icat etti insan. Bir parçasına dün dedi, diğer parçasına bugün, öteki parçasına da yarın.
Dün, Bugün, Yarın

Sonra fesat karıştı zamana ve insan bugünü unuttu. Dünü düşünüp pişman oldu, yarını düşünüp telaşlandı; ama işin ilginç tarafı tüm telaş ve pişmanlıkları güneş doğup batıncaya kadar yaşadı. Farkında olmadan rezil etti bu gününü.

Oysa yarın, bugüne dün diyor, dünde bu gün için yarın diyordu. Bir türlü beceremedi. Bir eliyle yarına, diğer eliyle düne yapıştı. Bu günü eline yüzüne bulaştırdı… Mutsuz oldu insan. Ve ne gariptir ki yarının telaşını da, dünün pişmanlığını da hep bugün yaşadı; ama bugünü hiç yaşayamadı. Ne yarın ne de dün!


Can Dündar

11 Ocak 2009 Pazar

Peynirimi Kim Kaptı?

Değişim artık her yerde, ayak uyduramazsanız yok olursunuz. Geriye gitmenin en kolay yolu yerinde durmaktır. Bence bir saatinizi ayırın ve bu kitabı okuyun.

Bütün kitaplarında kısa ve öz hikayelerle sade bir anlatımı seçen yazar, bu kitabında da geleneği bozmamış. Değişimle ilgili tüm gerçekleri; kahramanları bir labirentte karınlarını doyuracak “Peynir”i arayan dört sevimli karakter olan güzel bir öyküyle resmetmiş.

Peynir, hayatta elde etmeye çalıştığımız isteklerimizin simgesi. Labirent ise, bu isteklerimizin peşine düştüğümüz yeri temsil ediyor. Öyküde kahramanlar hiç beklemedikleri değişiklerle yüz yüze geliyorlar. Tıpkı gerçek yaşamdaki milyonlarca insan gibi. Bu yüzden kitap okuyucularına bir gün mutlaka yararlanacakları dersler veriyor; onların değişime kolayca uyum sağlamalarına yardımcı oluyor.

İlgilenenlere yazarın “Bir Dakika” serisine bakmayı öneririm.

Kitaba verdiğim not ise 5 üzerinden 3.

Is the glass half empty? Then just tip it over!

Once upon a time, there was a student looking everything with a pesimist aspect, murmuring all the time and always seeing the glass as half empty. The sage used to tell him all the time to focus on positive thinking; however, the student didn’t listen to him.
One day, the sage called him to come. Again, he took a glass and pored water till the half of the glass became full, and then asked to him, ”What do you see?”
The student used to hate this attitude of the sage. The student thought that ”This dotard keeps telling the same things all the time!” He poured the water inside the glass and put the glass inverted. Then, he said ”Now, I see a completely empty glass!” with a nervous voice.
Upon his this behaviour, the sage smiled and yelled ”Excellent!” with enthusiasm.
While the student staring at the sage with twisted eyes, the sage said him, ”Now, you can fill your glass with your desired drink.” and after taking glass he poured tea into the glass.
And then, he continued, ”As you see, if you had poured tea while the half was full of water, the mixture would taste neither as tea nor as water.
So, sometimes, seeing events from full half is not enough. When you cannot find a way-out, it may be more sensible to start from the scratch.

TT.

4 Ocak 2009 Pazar

Error while trying to run project: unable to start debugging

Bağlanma işleci geçersiz!

Visual studio kullanırken karşılaştığım hatalardan birisi. Bunu çözebilmek için “Project Properties” penceresinde “Debug” sekmesinde “Enable the Visual Studio Hosting Process” işaretini kaldırmayı deneyin sonra çalıştırın.

On “Project Properties” window, click the “Debug” tab and then click the “Enable the Visual Studio Hosting Process” checkbox and disable it. Then run the project.

2 Ocak 2009 Cuma

Alışveriş + İnovasyon

Ne kadar zamanda bir alışverişe çıkarsınız? Yaptığınız alışveriş ne kadar sürer? Erkekleri bilmem ama sanırım bayanların çok uzun sürüyor :) Ben alışverişe çıktığımda en kötü ihtimal üçüncü giydiğimi alırım. Ama bir genelleme yapmak da istemiyorum. Alışverişlerde satış elemanlarına işkence yapan ve bayan olmayan bir arkadaşım da var çünkü :)

Sizinde onaylayacağınız üzere ellinci kıyafetten sonra(?) ilk giydiğinizi unutursunuz :) Şimdi şöyle bir sistem düşünelim;
Alışveriş

"Kıyafetleri giydiğiniz yerde size özel kameralar fotoğraflarınızı veya videonuzu çekiyor. İşiniz bittiğinde farklı kıyafetlerin içinde nasıl göründüğünüzü sizin için hazırlanmış katalogdan kontrol edip en güzel görünen elbiseyi alıyorsunuz."

Bunu daha da ilerletelim;

"Diyelim ki sizinle beraber alışverişe kimse gelmedi. Siz de baktınız ama bir türlü beğenemediniz. Peki hiçbir şey almadan mı çıkacaksınız? Tabi ki hayır. Mağazanın web sitesinde size özel açılan bir hesaba bu katalog yükleniyor ve akşam eve gittiğinizde ailenizle veya arkadaşlarınızla beraber bakıyorsunuz. Ya da daha güzeli artık 3G teknolojisi var. Hemen o anda arkadaşlarınız cep telefonlarıyla internete girip sizi görüyorlar. Bu sayede artık gittiğiniz yerden gönlünüz rahat cebiniz boş ayrılıyorsunuz :) Yani artık cebinizin boşalması garantilenmiş oluyor :)"

Bildiğim kadarıyla şimdilik böyle bir hizmet veren firma yok. Yetkililere buradan sesleniyorum:

"Artık alışverişler işkence olmaktan çıksın!"

Eklemekte fayda var kendinize bir Yel Değirmeni bulmayı ihmal etmeyin :)

TT.

31 Aralık 2008 Çarşamba

Güneş Batıyor

Acaba ben mi bulanık görüyorum gerçeği
Yoksa gerçek mi sislerin altında
Allah'ım nedir bu gözlerimin çektiği
Yoksa, bu da mı yalan ve riya

Neden gerçek bizden bu kadar uzakta
Yoksa, o çok yakın da biz mi uzağız ona
Neden uzaklaştı bizden, ona yaklaştıkça
Yoksa biz mi uzaklaştık, yaklaşıyor sanıp da

Bitmiyor bu kabus, belki de hiç bitmeyecek
Sönmüş kıvılcımlar, kararmış bir gelecek
Gün batsın diye mi bekliyor, batmadan mı gelecek
Ne ateşler söndü, ne ateşler sönecek


TT - Mayıs 2003

30 Aralık 2008 Salı

Kelebek Ve Dalgıç Giysisi

Ne olursa olsun yaşamaya devam etmeliyiz, hayattan vazgeçmemeliyiz diyen bir kitap. Yakalandığı hastalıktan dolayı sol göz kapağı dışında her tarafı felçli olan bir Fransız dergi yayıncısının yazdığı bu kitap, herkesin okuması gereken bir kitaptır.

Göz kapağını açıp kapatarak oluşturduğu alfabede, harfleri tek tek belirterek (yaklaşık iki yüz bin göz kırpmasıyla) yazdığı bu kitap için yazarı takdir ediyorum. (Kendisi kitap yayınlandıktan dört gün sonra ölmüş.)

Kitaba edebi açıdan bakacak olursak, çok kaliteli bir anlatıma sahip olmadığını görürüz. Ama gerçek değeri açısından bakacak olursak bence yazılmış en değerli birkaç kitaptan biridir.

Jean-Dominique Bauby ikilisinin yazdığı bu kitaba edebi açıdan 5 üzerinden 3, kitabın değeri açısından 5 üzerinden 5 veriyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...